19 Haziran 2012 Salı

ben jack'in terkedilmiş hissiyim

"mutlu insanların hayat hikayeleri hep aynıdır, mutsuz insanların hikayeleri kendine özgüdür."
mutsuzluk kavramını ele alırsak, akla ilk gelen ne olur? şekeri halıya düştüğü için üzerini kıllar ve tüyler kaplamış olduğu halde onu yemek isteyen çocuğun yüzündeki ifade mi? cinsel çekimini sana aşk olarak yansıtan adama kandığın için hissettiklerinin hiçbir olaya sebebiyet vermemesi mi? duygusal bi ilüzyon, kişisel birşey değil.
akla bi sürü mutsuzluk hali getirebiliriz... ve çoğunuzun aklına da benzer hikayeler gelir. yani yukarıdaki tezi çürüttük.
hiçbir insanın hikayesi farklı değildir!
herkes bir şekilde komşusuna küfretmiştir, herkes çok saçma şeylere ağlamış ve sonrasında kendisine gülmüştür...
herkes arasında tek bi fark vardır: gerçek dibe vuruşu yaşamayan insan, dibe vurduğunu zannettiği hikayeyi her seferinde daha kötü olarak anlatır. daha sonraları anlattığı her şeye kendisi de inanarak acınacak bi hal alır. o insanlardan uzak durun.
eğer gerçekten kurtarılamayacak durumdaysan, zaten konuşacağın birşey kalmamıştır. gider bi sigara yakarsın ve senin için konu kapanır.
aslolan üretim hatası sen değilsindir ama kendini böyle göstermek istersin. acınmaya obursundur. böylece anlatırsın. evinin nasıl yandığını, babanın nasıl öldüğünü, sevgilinin nasıl terk ettiğini... sana gereken aydınlanma zamanını başka bi yere bakarken es geçmişsindir çünkü. başka birinin çarpıcı, yalan düşüş hikayesini ağzın açık dinleyip "ben ne zaman düştüm peki" diye utandığın her dakikanı gözünün önünden geçirirken aslında çamurlu zemine saplandığını fark etmezsin. mezun olamadığın okulu düşünür ve hayatının aslında ne kadar farklı olabileceğini hayal etmeye başlarsın. sonucunda herkesin aynı karanlığa kavuşacağı gerçeğini hiçe sayarsın.
bu gerçek hepimizin içinde var. dna'nın bi yerlerine yazılmış ve unutulmayacak birşey ama sen onun varlığını uyuşturulmuş beyninde hissedemiyorsun. televizyonla, yeni çıkan hissizleştirici teknoloji ürünleriyle, fast food markalarıyla...
bi yerden sonra hayatındaki her şeyin önemi azalıyor. bunu erken yapanlara, hayatımızı başka insanlara bölmek bu sayede kendimizi paklamak için yaptığımız evreleri suçluyoruz. "çocuktur, yapar" gibi... "o zamanlar gençtik" gibi...
bi çocuk siz onun kafasını ezip susmayı öğretemediğinizde suçlu oluyor. daha sonraları canını yaktığınızda "çocuktum.." diyor. başka bi insanmış gibi, kendini paklamasına izin veriliyor.
bi genç rejime uygun davranmadığında suçlu oluyor. daha sonraları kemiklerini kırdığınızda "o zamanlar gençtim..." diyor. sen de kabulleniyorsun "biz de gençtik, bilmem miyiz" diye.
"yaşamadan bilemezsin" cümlesi her zaman yanlış anlaşılmıştır. yaşlandıkça daha çok bilge olursun... yanlıştır.
13 yaşındaki bi çocuk "ben aşık oldum" dediğinde başını okşayıp geçiştirdiğinizde o çocuk elbetteki hislerinden şüphe eder. daha çocuk olan bünyeye şüphe etmeyi öğrettiğinde her şeyi kaybetmek olan bi nesil yetiştirmiş olursun.
eğer ki o çocuğun aşkına inandığını gösterirsen ve o aşk kötü biterse bu sefer de o çocuk güvensizliği öğrenir.
çıkan sonuç: kimsenin işine burnunu sokmamak.
her şeyden önce insani yanını bırak ve üstün olma çabandan vazgeç.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

eğer bi'şey demezsen, insanlar en kötüyü varsayar.